Konuşamadığımız çok şey var bizim... Kelimelerin kulaklarını tıkadığı, cümlelerin birlikte görülmeyelim diye gizli gizli buluştukları suskunluklarımız var...
27 Temmuz 2011
En Başında Demiştim
Sevdim bende... Şimdi hangi cümle var sırada demeden, hangi doğruyu söylesem diye düşünmeden, burada virgül mü kullanılır diye bakmadan, tüm kuralları yıkarcasına sevdim. Ağızdan çıkan hiçbir kelimenin sözünü kesmedim, dinledim sadece. Saniyelerle yarıştı harfler biran önce bir araya gelmek için. Ve sonra destansı aşk hikayeleri çıktı ortaya. Ardından bu aşk hikayelerini okuyan herkes masallarda ki bu aşkı bulmak için yollara düştü. Tıpkı ben gibi... Sonra kapanan yaralarım kanamaya başladı, canım yanmaya başladı. Oysa en başında istemiştim, acı’sız olsun diye ama anladım ki aşkın hamurunda acı varmış. Koşar adımla ecza dolabımın yanına gittim belki yaralarım için bir şey bulurum düşüncesiyle. Ve bulduğum tek şey doplata tek başına duran bir saatti. Sonra acaba bunu niye buraya koydum diye düşünürken hatırladım. Zaman her şeyin ilacı değil mi?
26 Temmuz 2011
Herkes Gibi
Kardeşim dersin yabancın olur, herşeyim dersin hiçin olur, sevgilim dersin başkasının olur. Kendinden başka kim var ki yanında!
Bir sevda olmalı; şimdiye kadar ki söylenen hiç bir sevgi kelimesi ile anlatılamayan. Bir sevda olmalı; seni seviyorumdan daha farklı olmalı taşıdığı anlam. Başka bir dili olmalı yani bizim aşkımızın... Biliyorum söylenmiş kelimeleri söylemek zorunda kalacağız en sonunda, ama biz farklı söyleyelim. Herkes akşamı romantik belirlemiş, biz seninle gündüzü romantik yapalım. Herkesin bir şarkısı vardır ya duyunca bu bizim şarkımız der, bizim çizgi film karakterimiz olsun bizde onu gördükçe bu bizim çizgi karakterimiz diyelim. Olmaz mı? Niye bizde bizden öncekilerin izinden gidiyoruz ki? Farklı olabiliriz çünkü farklı bir sevdamız var. Ben sana seni seviyorum diyemem ki. Bunu seni seven herkes söylüyor zaten.
Ama ben seni herkes gibi sevmiyorum ki...
Biri Mutsuzluk Mu Dedi?
Güzel bir güne başladık bugün. Güneş hiç utanmadan tüm çıplaklığı ile karşımda. Bense onun tam tersi tabularımla baş başa. Her gün onlarca yazı takip ediyorum internet üzerinden. Kimisini itina ile okurken kimisini gözümle süzüp geçiyorum işte. Derken bugün bir yazıya denk geldim. Polyanna’dan bahsetmiş biraz. Biri bana acilen polyanna olmasını öğretsin... Nasıl bir şey bu felsefe ya? Kendimizi kandırıyoruz yani.
Eve hırsız girdi, ahh ne mutlu iyi ki o sırada ben evde değildim!
Annem bilmediğimiz birinden hamile. Ohh ne mutlu bir kardeşim olacak!
Sınıfta kaldım. Olsun bu sefer dersleri daya iyi öğrenme fırsatım olacak!
Bu nasıl bir kandırmaca ya? Buysa mutluluk veren, biri bana gerçekten bu felsefenin uygulanışını öğretsin.
Hem düşünüyorum da, mutluluk varılacak bir nokta ya da durak olamaz ya. Mutluluk bir yaşam tarzı olmalı bence ve mutsuzda olmalıyız ki mutlu günlerin kıymeti anlaşılsın. Şuan resmen polyanna olan biri ile oturup tartışmak istiyorum. Mutsuzluklarına dön bir bak demek istiyorum, acıların seni olgunlaştırmadı mı demek istiyorum. Ama bi dakika ya, şimdi bende polyanna oldum sanırım J Yani aslında şöyle demiş oluyorum o zaman; iyi ki bu acıları, mutsuzlukları yaşadım bak ne kadar çok şey öğrendim. Evet ya tamam oluyor sanırım J Hiçte zor değilmiş aslında. Ve bir şey itiraf edeyim mi, şuan gerçekten kendimi on dakika öncesine göre daha mutlu hissediyorum. Ve şunu biliyorum mutluluk paylaştıkça çoğalır. Öyleyse sizde gidin ve mutluluğunuzu paylaşın. Bir şeyleri paylaşmak o kadar basit ki aslında. Örneğin: karşınıza birini alın ve gözlerine bakın. Ona deyin ki hiç gülmeyeceksin. Sonra siz karşısında gözlerine bakarak gülün. Mutluluk pozları verin, bir nevi karşınızda ki kişinin gözlerinin bir fotoğraf makinesinin merceği olduğunu düşünün ve GÜLÜMSEYİN. Bakalım karşınızda ki kişi ne kadar süre gülümsemeden bakabilecek, ne kadar süre sizin mutluluğunuza ortak olmadan durabilecek.
Dedim ya, bugün güzel bir gün. Bugün mutsuzluğun sözlükteki anlamını değiştiriyoruz. Artık mutsuzluk bile bize mutluluğu anlatıyor ;)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
