16 Mayıs 2012

Sevgili Günlük;


Hepimizin satırlara böyle başladığı yazıları vardır kesin. Hatta öyle ki bu kelime ile başlayarak ajandalar bitirenlerimizde vardır. Yalan yok, bende tuttum günlük. Bende başına yazdım “sevgili günlük” diye ;) Ama öyle ajandalar falan bitiremedim hiç. Bitirenlere çok özendiğim oldu. Bazı zamanlar çok merak ettim ne yazdılar o kadar diye ama hep merak etmekle kaldım. Şimdi nerden çıktı bu günlük meselesi diyeceksiniz demi  =) Valla öğrencilik hayatı bitiyor yavaştan. Şafak 16 oldu bile. Öğrencilik yıllarımı düşünürken aklıma ilk gelen günlüklerim oldu. Hatta yazıma başlamadan önce, önceden tuttuğum günlüklerimi okudum. Bulmaca gibiler sanki. Baktığın zaman sayfalar dolusu ama yanyana gelince anlamlı birer bütün değillerdi. Hepsi birbirinden bağımsız yazılmışlar. O yaşlarda bile ne acılar devirmişim bakıyorumda. Mesela voleybol takımına kaptan olamamışım. Ne kadaaaa acı demi :D Zamanla anlıyorum ki aslında gözyaşlarımız bile ağırlaşıyor.
Mesela ilkokul zamanlarımda okuduğumun altını çizmeyi öğretmişlerdi bana. Daha iyi akıla giriyormuş falan diye. O zamanlarda her okuduğum yazının altı çizili tabi, yeni öğrendik ya formülü ;) Sonra zaman geçtikçe roman kitaplarıma bakıyorum bazı cümlelerin yer yer altı çizili. Evet akılda kalanlar onlar çünkü. Aslında tam olarak akılda kalmakta değil mevzu. O an o cümleyi okurken bir şey hissettirdiği için çizilmiş altı. Bu zamanda sadece acaba neden çizdim diye düşünüyorum o kadar. Onlar bile eskimiş yani. He şimdi tabi altını çizmeyin diyorlar. Neymiş zaman kaybıymış, zihni yavaşlatıyormuş mış ta mış... Zamanla insan fizyolojisi falan da mı değişiyorda o zaman zihni güçlendiren şimdi yavaşlatıyor orasını anlamış değilim halen.
Sonraları, mesela bizim zamanımızda Ahmet BURHAN tüm dersler test kitapları vardı. Eğer sende yoksa kesin dışlanırdın =)) he tabi birde “mor mor menekşe, medilin düşe”ler vardı teneffüslerde oynanan. TÜDEM sınavlarına girerdik korka korka. O zamanlar en iyi sınav yayını tabi. Kim akıllı kim değil hemen etiketlenirdik.
Ben böyle eskilerden aklıma her geleni yazmaya kalkarsam bu yazı bitmez. Neyse ilkokul, ortaokul, lise derken üniversite de arada kaynadi bitiyor. Üniversite yılları hiç unutulmaz derdi hocam, doya doya tadını çıkar. Oysa şimdi unutamayacağım sadece lise sırası yıllarım. İlk dostluklarım, ilk sırdaşlarım, ilk aileden izin alıp başkasında kalmalar, ilk dersten kaçmalar. Kısaca ilkler ilkler ilkler... “İlkler asla unutulmaz”, bu benim sözüm değil. Demiş zamanında diyenler ve hakkını yemeyelim doğru demişler.
Okul hayatını bitiren mezuniyet bir farklıymış. Son ana kadar farkına varılmaz ayrılığın... Ta ki eşyaların toplanmaya başlayıp, valizlerin hazırlanmaya başladığı ana dek. Ev dağıtılır, dağılır... İçindekilerle tabi... Gözlerin dolmasıdır son kez bakarken o sıralara... Nefret ettiğiniz halde fotoğraf çektirmektir her köşede... O köşeler ki senelerdir bu derece özel olmamıştır bizim için... Sonra bir şeylerin düğümlenmesidir boğazımızda... Geride kalanlar, anılar gelir akla, 'şu köşede' dersin, ama geçmiştir artık her biri ve nelerin beklediğini bilmediğimiz bir meçhule yolculuktur rotamız, belki aydınlık, belki karanlık... Ama bilinen bir şey vardır ki; artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Sonları hiç sevmem, oysa başlangıçlar her zaman hep en güzelleridir. Şimdi bir sona daha yaklaşıyorum ve belkide son defa söylüyorum “MEZUN OLUYORUM”...



sevgili günlük; bugünlük benden bu kadar, yarın tekrar yazacağım =)

15 Mayıs 2012

Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar


Bu zamana kadar hayatı hep ters gitmiştir bazı insanların. Düzgün giden şeyler olduğunda bile kaptırmazlar kendilerini çünkü kısa süreceğini bilirler. İsyan halindedirler çoğu zaman ve çok kez unuturlar aslında bir çok insandan daha iyi durumda olduklarını. Ama kendi hayat şartlarında en kötü durumda olduklarından şükür edecek durumda bile değillerdir.
Benimde hayatım hep yokuş yukarı. Ne acılar, ne zorluklar yaşadım ve hatta yaşıyorum. Uykunun dindiremediği acı yokmuş gibi uykuya kaçıyorum hep bu yüzden. Bu yanlış, doğru geldiği sürece kaybetmeye devam edeceğim belkide. Herşey yolundaymış gibi davrandıkçada ters tepiyor hayat. Bazen gerçekleri öldürüp hayalleri sağ bırakmak lazım diye düşünüyorum. Ama düşündükleri ile yaşadıkları bir olmuyor insanların.
Öyle zamanlar geliyor ki hayatımızın artık düze çıkmayacağına iyiden iyiye alışmaya başlıyoruz. En kötüsüde belki kötüye öyle güzel alışıyoruz ki iyileri göremiyoruz bile. Siz hiç hayallerinizden sıfır aldınız mı mesela? Böyle darmadağın olmak gibi bir şey, paramparça olmak falan işte. Hep yokuş hep yokuş kısacası...
Yazmaktan uzaklaştığımı düşünüyorum bazen, yazacak cümlelerim tükense mesela diyorum. Yok yok bu resmen içimdeki kişiyi kaybetmekle eş anlamda. Bir tek iyi giden şey yazı yazmak sanırım. Ben böyle anlatıyorum, dertlerimi yazıyorum falan sıkıyorum belkide sizi. Ama bu farklı bir terapi benim için. Yazacaklarım asla bitmeyecek...
Ben hayatı es geçmiyorum, yokuş yukarı çıkarken bile... Bazen hani böyle dinlerken acı veren şarkılar vardır ama biri kapatmaya kalkarsa “dur kapatma sonuna kadar çalsın” deriz. Hayata bir de bu gözle bakın... Büyüdük, büyüdükçe okuduğumuz kitaplar değişti. Kitapların türü değişti, sayfa sayısı arttı. Ama tek bir şey hiç değişmedi. Hiçbiri “sonsuza dek mutlu yaşadılar” cümlesi ile bitmedi... Masallar bile bu gerçekle süslü iken bizim hep mutlu olmamız epeyce lükse kaçardı sanırım...

Kendinize iyi davranın, mutlu kalın...

08 Mayıs 2012

Gözlerimiz Kapalıyken Daha Çok Şey Görürüz


Ne kadar büyümüş benim hayallerim. Oysa daha dün emekliyorlardı sadece. Hayat iyi beslemiş belli. Acı yediğinde yüzü ekşimiş belki yer yer ama yemeyide öğrenmiş acıyı. Her şeyin sonu olduğu gibi hayallerinde sonu var elbet, ama sonu var diye hayallerimizden vazgeçecekte değiliz hani. Nasıl severek dinlediğimiz şarkılar bitiyor, ama dinlerken keyif alıyoruz onun gibi bir şey. Büyüdükçe hayallerim daha gerçekçi olmaya başladı. Anladım ki büyük hayal kırıklıkları hep küçük şeyler içindi aslında. Sahip olduğumuz o küçücük umut bize kocaman hayaller kurdurur. Külleri alev yapmaya kıvılcım nasıl yetiyorsa, aynı mantık buda.
Hayallerinin gerçek olmasıyla olmaması arasında bir fark yoksa eğer  ne diye hayal kurarsınki? Hep dünden kalma hayallerimiz vardır demi? Yaşayamadıklarımızı acaba yaşasaydık nasıl olurdular falan filan. Bu tür hayallerinden uyanmak, birinin kulağının dibinde parmak şıklatmasından daha yakın ve kaçamayacağın acı gerçeklerle dolu. İnsanlar hayatlarını yaşadıkları tecrübelere layık yaşamalı bence. Zamanında boşuna ağlamadık ya o kadar. Gözyaşlarının hakkını vermek lazım bazen. Yaşadıklarından, hayal kırıklıklarından ders almadıysan eğer, hayatın bir sokak çocuğunun cebinden daha boş demektir. Öznesinin sen olduğun başarılı hikayelerin  yoksa eğer, kurduğun cümleler birinin bana “nasılsın” dediğinde “iyiyim” demem kadar değersizdir çoğu zaman. Geçmişe hayal kurma, geçmişten sadece ders al. Şuan birileri gelecekte senin olduğun yerde olmanın hayallerini kurarken mesela, sen yaşadıklarına nankörlük etme. Bırak hayallerin koşsun dursun sen yakala, ama önüne geçme.
Hayallerim var şimdi benim, büyümüşte gerçekleşmeyi bekliyorlar. Hayallerim var şimdi benim, düşündükçe yüzümde tebessüm oluşturuyorlar. Hayallerim var şimdi benim, geçmişinden ders almış olgunlaşmış hayallerim.
O zaman ne diyoruz; “Bu hayatı sarıp sarmalasakta mı yaşasak, sarıp sarmalamasakta mı yaşasak” =) Neyse espirisi bir yana hayat sizin hayatınız yaşadıklarınızdan, hayal kırıklıklarınızdan siz sorumlusunuz başkası değil. Eğer gözleriniz açıkken göremediğiniz şeyler varsa birde kapalı bakmayı deneyin. Bazı zamanlar gözlerimiz kapalıyken daha çok şey görürüz...


Hepinize bol keyifli, bol başarılı, bol HAYALli, az hayal kırıklıklı günler diliyorum, sevgiyle kalın...

03 Mayıs 2012

Sadece Ben Mi Böyle Düşünüyorum


Herkes aşkı bekleyen konumda hayatta. Kapının deliğinden bakıp orada biri olduğunu bildiği halde zile basmasını beklemek gibi bir şey işte. Kimsede o çalmadan ben açayım demiyor. Egolarımızla misafircilik mi oynuyoruz? Yo yo aslında tam olarak misafircilik falan değil bu, egolarımızın kölesi gibi yaşıyoruz. O yap derse yaparız, bekle derse bekleriz. “Heh tamam işte zil çaldı bak gördün mü beklediğime değiyormuş işte” dersin tam, sonra seslenirsin “Kim o? Kim o? Kim o?” Ne o yoksa zile basıp kaçan çocuklara mı denk geldik. Yankılanan sesinin etkisi geçene kadar buruk bir hüsranla başbaşasın şimdi. Elde kalan sadece aşkın hayal kırıklığı hali.
Nedendir bilinmez bu kabuğumuza çekilmemiz. Herkes aynı şekilde yaşıyor, ama baksan herkes cesaretli. Filmlerde oluyor genelde öyle bir anda gözgöze gelmeler, çarpışıp kitapların yere dökülmesi ve ilk bakışmalar, çıkarsızca yapılan fedakarlıklar, gecenin bir yarısında kalkıp şiirler yazmalar, saatlerce birbirini takip etmek ve konuşamadan eve gitmeler ve bunların sonunda olan “evlilikler” vs. vs. Yaşayana lafım yok bunları. Şanslı hisset işte kendini, sadece bu diyeceğim. Çünkü çoğumuzun kapısını aşk böyle çalmıyor.( benimkisi tam anlamıyla böyle çalınmış olsada )
Sadece ben mi böyle düşünüyorum ya da sadece ben mi böyle yaşıyorum sorusu gelir aklımıza çoğu kez. Bırakın sürekli yorulma modunu. Dinlenmeyi hatırlatın biraz kendinize. En son ne zaman yorulmayı bırakıp dinlendik. Beyin yorgunluğu, fizik yorgunluğu, KALP yorgunluğu... Tutmuyor demek ki bizim aşk problemlerimizde sağlama yapmak. Belki küçüklüğümüzden beri çoğumuz matematiği sevemedik ondan. İlk önce bize abc demesini öğrettiler sonra sayılar gelince benzemetik bir şeye ve öylece kaldılar...
Ama beklemek her zaman kaybetmektir. An’ı yakaladığın sürece şanslısın, zaman bir gün tersine akmadığı sürece giden gitmiştir çünkü. Şimdi ilk önce pencerenden bak dünyaya. Bahar var, çiçekler var, mis kokular var, kalpte heycan var... Tadını çıkar ve istiyorsan sen istediğinin peşinden git. Beyin gücü hepimizin o kadar kuvvetli değil, istediğimizi ayağımıza getirelim. Ya da kapının ardında bekleyen zile basacak kadar cesaretli değil...